Prag Yarı Maratonu, Avrupa’nın en etkileyici şehir parkurlarından biri olarak her yıl binlerce koşucuyu bir araya getiriyor. Bu yıl yarışta yer alan Zeynep Alimoğlu ile hem Prag deneyimini hem de koşuyla kurduğu bağı konuştuk. Tıp eğitimiyle birlikte koşuyu hayatında nasıl konumlandırdığını ve yarıştan aklında kalanları anlattı.

Herkese merhaba, ben Zeynep. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 4. sınıf öğrencisiyim ve şu anda Hamburg Üniversitesi’nde Erasmus yapıyorum. Hayatımın bu dönemi akademik olarak yoğun ama bir o kadar da keşif dolu geçiyor. Ve bu dönemin olmazsa olmaz eşlikçilerinden biri koşu.
Koşuyla tanışmam aslında pandemi dönemine dayanıyor. Ancak koşu, hayatıma tam anlamıyla 2022 senesinin sonlarında No Reason Co ile yollarımız kesiştikten sonra girdi. Bu süre zarfında zaman zaman ara versem de elimden geldiği kadar koşuyu hayatımın önemli bir parçası olarak tutmaya çalışıyorum. Çünkü benim için koşu sadece fiziksel aktivite değil, sosyallik, sabır ve kendini tanıma gibi bir sürü şeyi içinde barındıran bir uğraş oldu. Tıp ve koşu dengesine gelince… Açıkçası her zaman kolay değil. Her şey her zaman çok düzenli gitmiyor. Ama dediğim gibi koşu benim için sadece bir spordan çok daha fazlası.
Prag yarı maratonu benim ikinci yarı maratonum. Bir önceki yarı maratonuma göre beni nelerin bekleyeceğine daha çok hâkimdim. Ancak uzun süredir bir yarış ortamına girmediğim için hafif de bir gerginlik vardı. Bu gerginlik yarış alanına girince kendini güzel bir heyecana bıraktı diyebilirim. O an yalnız olmadığını ve herkesin benzer duyguları paylaştığını hissetmek çok özel.
Koşunun ilk kilometreleri daha kontrollü ve keyifli geçti. İlerleyen kilometrelerde de hem tempomu korumaya çalıştım hem de etrafın tadını çıkardım. Yarı maratonun sonlarına doğru zorluk seviyesi artsa da genel olarak sürecin keyfini çıkardığım, çok değerli bir tecrübe oldu.
Prag, koşmak için gerçekten büyüleyici bir şehir. Parkur hem akıcı hem de görsel olarak çok zengin. Daha önce Prag’a geldiğimde koşanları görmüştüm ancak deneyimleyememiştim.
Bu sefer 18 bin finisher ile aynı atmosferi yaşamak benim için oldukça heyecan vericiydi. Çoğu noktada sana cheer yapan kalabalık ve diğer koşucularla kurulan küçük etkileşimler yarışın unutulmaz ve motivasyon dolu parçalarıydı.
Yarışta en çok keyif aldığım anlar genelde şehrin içinde koştuğumuz bölümlerdi. En unutamadığım anlardan biri Powder Tower’dan geçtiğim andı. O an kendimi adeta başka bir yüzyılda, tarihe şahit oluyormuş gibi hissettim.
Parkurda birkaç yokuş olsa da genel olarak düz bir rota; ancak tempoyu buna göre ayarlamak kesinlikle önemli. En çok zorlandığım kısım ise 15. kilometreden sonra oldu diyebilirim. Ortalama antrenman süremi aştığımda vücudumun istenmeyen ve beklenmedik tepkiler verebildiğini bir kez daha tecrübe ettim. Zihninin ve vücudunun sınırlarının zorlandığını bizzat deneyimliyorsun. Ama her şey bittikten sonra bu zorlanmayı kabul edip gurur duymak çok doğal bir his oluyor.
Bunu aslında yarış öncesi ve sonrası olarak ayırabilirim. Yarış öncesi genellikle seni bir bilinmezlik bekliyor. İstediğim gibi koşabilecek miyim? Ağrım olacak mı, olacaksa ne yapacağım? Beslenmemi doğru yaptım mı, uykumu aldım mı? Anlayacağın bir sürü soru start alanına benimle beraber geliyor.
Koşu bittikten sonra bu stres haliyle kendini coşkuya ve keyfe bırakıyor. “Ben elimden geleni yaptım, artık bu emeği kutlamanın zamanı geldi.” demek çok önemli bence. Yarış sabahlarım genelde sakin geçiyor: erken kahvaltı, hafif esneme ve olmazsa olmazım playlist’i gözden geçirme. Doğru anda doğru ritmi duymak bazen beklenenden çok büyük bir etki yaratıyor.
Bu yıl bu sorunun cevabını çok daha net verebiliyorum. Bu sene kliniğe geçtiğim için hastanedeki saatlerim arttı ve derslerimin teorik yükü oldukça yoğunlaştı. Bu fiziksel ve duygusal yükü hafifletmenin en güzel yolu bence spor.
Koştuğum haftalarla koşamadığım haftaları karşılaştırdığımda ciddi bir enerji ve moral farkı görüyorum. Bazen gözümde büyüttüğüm bir interval antrenmanı bile günün geri kalanında bana beklemediğim bir odak ve enerji sağlıyor. Ayrıca koşu sayesinde hayatıma çok güzel insanlar da girdi. Bu da süreci çok daha keyifli hâle getiriyor. Sosyal olarak da beslenme şansı tanıyor sana koşu.
Bahsettiğim üzere zaman zaman sakatlık veya okul sebebiyle küçük aralar vermek durumunda kaldım. Ancak ekim başından beri daha oturmuş bir düzenim olduğunu söyleyebilirim. Bir koçla çalışmak bu noktada benim için çok önemli bir yere sahip. Disiplinli kalabilmek ve süreci sürdürülebilir hâle getirmek açısından kritik.
Çok ekstrem durumlar dışında benim için o rutine ve programa bağlı kalabilmek çok önemli. Çünkü koşunun her zaman hayatımda olmasını istiyorum. Genelde haftada 3-4 koşu yapıyorum, bunlar genelde interval veya uzun koşular oluyor.
Prag benim için daha çok bilinçli bir keyif yarışıydı. Kendimi kapasitemi görmek ama aynı zamanda anın tadını çıkarmak istedim. Şehri hissederek koşmak benim için dereceden daha önemliydi.
İlk söyleyeceğim kesinlikle koşarken etrafın tadını bol bol çıkarın. Prag her iki kilometrede bir görülmeye değer bir hikâye sunuyor her koşucuya. Bunun yanında koşarken zemine dikkat etmek de gerekiyor. Kaldırımda koşmak düşme veya burkulma riskini maalesef artırıyor. Bir de hava durumunu hafife almamak gerekiyor.
Prag’a gelmişken de kesinlikle Ulusal Müze, Prag Kalesi ve Petřín görülmeli. Şehir mimarisiyle adeta açık hava müzesi gibi. Bir chimney cake eşliğinde zamanın nasıl geçtiğini anlamadığınız bir yürüyüşü mutlaka öneririm. Ek olarak, Vltava Nehri kıyısında, tarihi atmosferi ve korunmaya değer tavan süslemeleriyle öne çıkan Café Savoy’un lezzetlerini mutlaka deneyimlemenizi tavsiye ederim.

Bu dönem konumum itibarıyla fırsat buldukça Avrupa’daki yarışları takip etmeye çalışıyorum. Nisan sonu Hamburg Yarı Maratonu’nu koşacağım. Burada koşmak benim için ayrı bir anlam taşıyor çünkü şu an yaşadığım şehirde yarışıyor olacağım. Mayıs ayında ise Berlin’de Frauenlauf planım var.
Zeynep’in Prag deneyimi, koşunun sadece performanstan ibaret olmadığını bir kez daha hatırlatıyor. Bazen şehirler, bazen insanlar, bazen de sadece yolda olmak bu sporun en güzel tarafı.